Yaprak Öz in translation: poems



Bayan Beyaz Lotus’un Şarkısı

Çiçektim açtım
hemencecik soldum.
Puhuydum öttüm
şuncacık uçtum.

Uçmak ne ki, kısacık bir an.
Dokunmak kadar kısa,
öpmek kadar çabuk.
Oysa biriktirmiştim gerdanımda
belki bin düzine öpücük.

Sandım ki,
sandım ki beklemek yeterlidir.

Şuncacık ah, şuncacık zaman.

Korku alır canını insanın ve çiçek solar, puhu susar.
Derim kendi kendime:
Afyon olsam, küçük bir Çinli kız olsam ya
yeniden, olsam sırça kalp, sessiz kalsam.

Sandım ki hayat bir tekerlemedir.

Çiçektim, puhuydum, çiçektim, puhuydum,
yine karanlık bir ormana düştüm.


The Song Of Miss White Lotus

I was a flower I bloomed
faded away in a second.
I was an owl I sang
flew away in a minute.

What is to fly, a little moment
as little as to touch,
as quick as to kiss.
Though I collected on my chest
the kisses of maybe a dozen thousand.

I thought,
I thought waiting was enough.

So little oh, so little time.
Fear kills you and the flower fades, the owl hushes.
And I say to myself:
I wish I was opium, a little Chinese girl
again, I was a heart of glass, a silent maid.

I thought that life was a word-game.

I was a flower, an owl, a flower, an owl,
in a dark forest again I fall.




Siyah Çiçek

Seni sevmiyorum, Hüzün.
Hep böyle kal, siyah bir çiçek olarak.
Sabah solacak olan zehirli bitki.

Sevmiyorum seni.
Orda kal, küçük kuşlar mezarlığında,
açılıp kapanan siyah yapraklarla.
Kalp şeklindeki kutulara koydum onları
ve gömdüm alacakaranlıkta.
Nasılsa öleceklerdi bir gün
nasılsa inanmıyordu hiç kimse
küçük kuşlar beslediğime.
Yalnızca görebilir insanlar sıradan şeyleri
ve acımasızlar gördüklerinde güzelliği.

Hüzün, sevmiyorum seni.
Arkadaşım yok, yalnızım ben.
Arkadaşım kim, sen değilsin.

Ne kadar büyüdüm ve bak
küçük bir kız oldum.
Ne kadar sessizdim
şimdi öfke doluyum.

Sabah olunca git buradan.
Yoruldum iki kişi olmaktan.
Sevmiyorum seni.
Arkadaşım yok, kimsin sen.
Arkadaşım kim, yalnızım ben.

Seni seviyorum, Hüzün.
Yalnızlığımı seviyorum.
Siyah yapraklarınla boğuşunu beni,
seviyorum yavaş yavaş ölmeyi.

Yine büyük gözlü bir kız çiziyorum.


Black Flower

I don’t love you, Sorrow.
Stay forever as you are; a black flower.
The poisonous plant that will fade with the dawn.

I don’t love you.
Stay there, in the graveyard of little birds,
with the black leaves that open and close.
I put them in heart-shaped boxes
and buried in twilight hours.
They would die one day anyway
and in any case nobody believed
the little birds that I feed.
People can only see the ordinary
and they are merciless when they see beauty.

Sorrow, I don’t love you.
I have no friend, I’m alone.
Who is my friend, you aren’t the one.

Look how much I’ve grown up and look
how I’ve become a little girl.
How silent I was
now I’m full of angst.

Go away in the morning.
I’m tired of being two.
Don’t love you.
I have no friend, who are you.
Who is my friend, I’m alone now.

I love you, Sorrow.
I love my loneliness.
I love your choking black leaves,
I love slowly dieing.

Once more I draw a girl with big eyes.




Yağmur

Yalnızlık uzun uzun tarar saçlarını.
Çıplak ayaklarıyla dolaşır odadan odaya.
Gök gürlediğinde korkar.

Yavru kedileri anımsatır ensesi.
Bacakları esmer ve ılık.
İki küçük meyvedir yanakları.

Ağzı çocuk bir sincap,
sulu elma,
koyu kırmızı tatlı şurup.

Düşler nehir sularıyla taşınan çakılları,
kurutulmuş çiçeklerle dolu şiir kitaplarını,
bir öpüşle ağrıyı dindirecek olanı.

Özlemiş bir erkeğe alışmayı.
Tüm yaz aşksız geçmiş.
Sır olmuş aynaya güzellik.

Ağzı ıslak ve kocaman,
gelincik kadar kırmızı,
haşhaş tohumu, afyon çiçeği.

Yalnızlık kahve yapar, kitap okur.
Geceyi bekler bir şala sarınıp.
Uyur fırtınanın sesiyle.

Bir zaman daha sürecek
kısa aralıklarla yağmur
ve bu ağustos şarkısı.


Rain

Loneliness combs her hair for hours.
She wanders in the rooms barefoot.
She is afraid of thunderstorms.

Her neck resembles kittens.
Her legs are dark and warm.
Her cheeks are two little berries.

Her mouth is a baby squirrel,
juicy apple,
crimson red sweet syrup.

She dreams of pebbles drifting in rivers,
of poetry books full of dried flowers,
of the one who will ease the pain with a kiss.

She has missed getting used to a man.
A whole summer has passed without love.
Beauty is the silver on the looking-glass now.

Her mouth is wet and big,
as red as a poppy,
opium flower, hashish seed.

Loneliness makes herself coffee and reads.
Wrapped in a shawl she waits for the night.
She sleeps with the sound of storm.

For a while this will go on
this rain with short pauses
and this august song.




Yirminci Yüzyıl Tarihi                                                         Aushcwitz’de ölenlere

Şiddet bir çıkmaz sokak
aşkın barınmadığı
yan yatmış atlar
vurgun yemiş balıklarla dolu

iyiliğin kız kardeşi, gülümseyişin oğlu
bir zamanlar sen de çocuktun
yeri kaybolmuş bir gömüte
sensin O’nun dönüştürdüğü

O bir çıkmaz sokak
ağlayışın iri gözleriyle dolu

mavi çemberleri gökyüzünün
çiçekleri toplayışın senin
kuşları sevişin uzun uzun

iyiliğin kız kardeşi, gülümseyişin oğlu
bir zamanlar sen de çocuktun


Twentieth Century History                                                   To Aushcwitz victims

Violence is a dead-end street
where there is no love
full of fallen horses
full of dead fish

sister of kindness, son of smiles
you were, too, a child once
you are the lost grave
that Violence made

It is a dead-end street
full of big, weeping eyes

blue circles of the sky
you, picking flowers
you, loving birds for hours

sister of kindness, son of smiles
you were, too, a child once




Yaprakdöken

Aşkım,
karalığım sendendir.
Gecede kar, hüzünde gülücük,
kanım kadar kara kırmızı
yanan bu yanaklar, bu eller
senindir.

Avuç içlerim senindir.
Ekmek somunları gibi beyaz,
buğulu.

Avcım,
bedenimdeki kurşunlar sendendir.
Yaralı bir yavru hayvanım.
Gecede ter, sırılsıklam,
yaprakdöken bir ormanda
açık gözlerim.

Aşkım,
çocukluğum senindir.
Sütdişlerimle gülüşüm,
kuzuları sevişim,
kara önlüğüm, erken uykum,
ilk harfleri yazışım
senindir.

Adım,
kara ağaçlar gibi kara,
beni öldürecek kadar çok sevmiş
babamın sana
hediyesidir.


The Trees That Drop Their Leaves

My love,
my blackness is because of you.
Snow in the night, a smile in sadness,
those hands and cheeks that burn
as red-black as my blood
are yours now.

My palms are yours.
As white and warm as
little loaves of bread.

My hunter,
the bullets in my body are from your gun.
I’m a wounded baby animal.
Sweat in the night, soaked wet,
my eyes are open in a forest
of trees that drop their leaves.

My love,
my childhood is yours.
My laughter with my milk teeth,
my love for little lambs,
my black school dress, my early sleep,
my first writings of the letters of alphabet
are yours now.

My name,
is a gift for you,
a gift from my father,
who is as black as the black trees,
and who loved me so much that
he became my murderer now.


Göz

ıssız gece ıssız ev
sessizlikle ip oyunu
yüzüm güzel bir örümcek ağı
saçlarım ipekböceğinin uykusu

anne rahmi
mavi kabarcıkların ninnisi
su şarkı söylüyor
aynı yatakta uyumuştu ağabey
aynı yatakta kök verdi ağaç
aynı yatakta aktı kan ve ırmak

gözkapağı gibi açılıyor ay
kocaman bir kırkayak
yürüyor evin içinde
dinliyorum ayak seslerini
vurarak öldürüyor onu anne

gecenin karıncayiyeni
aşkımı değil şeytanı ye
odur babamın gölgesini
kaburgalara eken

ıssız bakış ıssız göz
giyotin bölüyor sessizliği
başkalığın uyumuyum ben


Eye

lonely night lonely house
playing rope-games with silence
my face is a beautiful spiderweb
my hair is the sleep of a silkworm

mother’s womb
lullaby of blue bubbles
water is singing
in the same bed slept my elder brother
in the same bed a tree has grown
in the same bed flew blood and river

moon is opening like an eyelid
a giant centipede
is walking in our house
I listen to its footsteps
mother shoots it dead

ant-eater of the night
don’t eat my love but eat devil
devil is the one
who planted the shadow of my father
into my limbs

lonely sight lonely eye
a guillotine divides the silence
and I’m the harmony of otherness




Depresyon

Bir gün önce öyle çok uyumuşsun ki sabahin ilk saatinde
uyanıyorsun ve tahammülün yok daha fazla uyumaya
ama yine de uyumak istiyorsun çünkü mutsuzsun.
Yapacak bir şey bulamamak kahveni içerken ilk derdin
bu yüzden Tiffany’de Kahvaltı filmini izliyorsun
biraz gülümseme için ve sabah saatin sekizi henüz.
Bulaşıklar öylesine birikmiş ki tek bir kaşık yok
kahveyi karıştıracak ve miden bulanıyor artık
sigara içmekten ve hiçbir şey yiyemiyorsun.
Yıkanmış çamaşırları asmaya üşenmek en sık yaptığın
şey bu sıralar ve kurusunlar diye dizmek oraya buraya.
İlacını almaya korkuyorsun çünkü yine uykun gelecek
o zaman ve gözünü açamayacaksın tüm gün ve bulaşıklar
bekleyecek öylece mutfakta ve gün boyunca tek yaptığın şey
çevirmek olacak Claudiu’nun şiirlerini gece son bulduğunda.
Kendinden çok sıkılmışsın ve beklemekten bir şeylerin olmasını
ve eski yalnız huzurlu çocuksu masum
günlerine dönmek istiyorsun O sana hatırlatmadan önce
aşk diye bir şeyin var olduğunu hayatta.
Ne çok erkek çıktı bu sıralar karşına ama kafanı karıştırdılar
Ve sen mutsuz değilsin eskiden seni öldüren şeyler yüzünden
sadece bunalıyorsun basit bir nedenden ötürü
ama baş edemiyorsun onunla ne komik.
Gözlerini kapamak istiyorsun bir anlığına
ve açtığında her şeyi unutmak ama gözkapaklarının ardında
beliren şey arınma değil kapandıklarında yalnızca
vapur çarpmasıyla zedelenmiş yalılar.


Depression

You slept so much the day before that in the first hour
of the morning you’re awake and you can’t stand sleeping
anymore but you still want to sleep because you’re upset.
The first trouble of the day is finding nothing to do
while you’re drinking your coffee, that’s why you start watching
Breakfast At Tiffany’s
for a little smile and it’s eight in the morning.
The dirty dishes are so crowded that there is not a single spoon
to put in your coffee cup and you have nausea
because of too much smoking and you can’t eat anything.
The regular thing you do nowadays is hanging
the washed laundry here and there around the house
as you feel too lazy to do the housework.
You’re afraid to take your anti-depressants because again
you’ll feel sleepy and you won’t be opening your eyes all day
and the dirty dishes will stay in the kitchen and the only
thing you’ll finish doing will be the translation of
Claudiu’s poems when the night arrives.
You’re so fed up with yourself and waiting for something
to happen in your life and you want to return back to your
old lonely peaceful childish innocent days
before He reminded you that there is something
called love in this life.
So many men have been attracted by you recently but
they only confused your mind and you’re not
unhappy because of the things that killed you in the
old days, you’re just deppressed because of a simple
reason but can’t deal with it. That’s funny.
You want to close your eyes for a moment and
forget about everything, but when you close them
no purification occurs beneath your eyelids, only
the vision of dock houses damaged
with the bumps of ships.


Sarı, Sakalındaki Küçük Tüyler Gibi

uykunun beyaz salıncağı
papatya tozu
bir park hayali
yeterli bu öğledensonrayı seninle geçirmek için

kaçmak istiyor kalbim çünkü gerçeklerden
medet ummak düşlerden
deli ilaçları çok düş gördürür çünkü insana
renkli düşler, Alis’inkiler gibi Harikalar Diyarında

uykunun beyaz salıncağı sallanmaya hazır
öğle güneşi dantel perdelerin arasında
kedicik ayakucumda sıcacık
düş görüyor o da
o bir dişi kediyi ben de seni
çok sarışın bir kız olarak kendimi görüyorum senin kollarında
ama tenim hala esmer
küçük bir çingene kızı gibi
sevişiyorsun benimle düşümde tıpatıp sensin
ben o kadar sarışınım ki ama hala esmerim

bir avuç papatya tozu uyumadan önce
iyi gelir insana
kokla, içine çek sarı çiçek tozunu
ve çocukluktan kalma o mutluluk duygusu
doldurur burnunu sapsarı bir uykuyla

iyi gelir uyumadan önce hatırlamak
Sofya’daki o parkı
o küçük parkı, bir kaydırak iki salıncaklı
iki de sokak köpeği bir orta çeşmesi vardı
mevsimiydi sonbahar yapraklarının
bir sarı yaprak almıştım yerden hatıra
gazeteci sorular soruyordu Vassilis’e, bana, Radu’ya
küçük, huzurlu, sarı bir parktı Sofya’da
o parkı hayal edeceğim şimdi
oturduğumuzu seninle sarmaş dolaş
oradaki tahta bankta


Blonde, As The Little Hair In Your Beard

the white swing of sleep
camomile pollen
the dream of a park
is enough to spend this afternoon with you

for my heart wants to escape from reality
to find remedy in dreams
one can dream so much because of lunatic pills
colourful dreams, like Alice’s in Wonderland

the white swing of sleep is ready
afternoon sun comes through the lace curtains
kitty sleeps so warm next to my feet
he is dreaming too
he, about a female cat and me, about you
I see myself as a very blonde girl in your arms
though my skin is still dark
like a little gypsy girl’s
you make love to me you exactly you
I’m so blonde yet so dark

a handful of camomile pollen just before sleeping
is good for you
smell it, inhale the yellow flower dust
and that familiar feeling of childhood happiness
fills your nose with a blonde blonde sleep

recalling memories is good before sleeping
recalling that park in Sofia
that little park, with a slide with two swings
with two stray dogs and a fountain
it was the season of autumn leaves
I picked a yellow leaf as a remembrance
a journalist was asking questions to Radu, me, Vassilis
it was a little, peaceful, yellow park in Sofia
now I’ll dream about that park
I’ll dream about you and me embracing
sitting there on a wooden bank


News

'I like to use the languages of the various arts – literature, music, theatre...I think that is the spirit of the modern global era.'- poet Ivan Hristov spoke to SJ Fowler of 3AM magazine about the evolution of the contemporary Bulgarian poetry scene.

---

Cosmin Borza discusses the work of Romania's 'Generation 2000' poets, including Radu Vancu and Claudiu Komartin in an essay at Asymptote.

---

At the Sofia Poetics festival, which was organised by Word Express participant Ivan Hristov, Scottish based poet Ryan Van Winkle caught up with fellow festival guests SJ Fowler and Tomasz Rózycki. To hear Fowler and Rózycki discussing their work and reading some of their poetry, listen to the Scottish Poetry Library podcast here.

---